Baba...
Her akşam olduğu gibi yine televizyonda haberleri izliyordu. Tekne kazıntısı dediği en küçük oğlunun çalıştığı yerde çıkan arbedeyi televizyon bültenlerinde izleyince, merakla telefona sarılmış ve onu aramıştı. Telefon çalışıyor, ancak meşgule düşüyordu. Bilmiyordu evden aradığını gören oğlunun babasına yazmasın diye telefonu kapattığını. Tekrar arıyor, yine meşgul sesiyle karşılaştıkça daha çok meraklanıyordu.
Tekne kazıntısı oğlu doğduğunda büyük çocuğu olan kızını evlendirmişti. İki numaralı oğlu ile yeni doğan üç numarasının arasında tam 13 yaş vardı.
Bir ağustos gününün kavurucu öğle sıcağının hala kendini yoğun biçimde hissettirdiği öğleden sonrasında doğan oğlunun ayaklarının üst kısmının içe doğru kıvrık olduğunu farkettiğinde, başından aşağı kaynar sular dökülmüş, ama yine de Allah'a şükretmişti.
Oğlunun yaşıtları yürümeye başlayıp da o, onlarından arkasından hüzünle baktığında, hiç düşünmeden bankadan kredi çekerek oğlunu iki yaşına girmeden Isparta Eğirdir Kemik Hastanesinde tedavi ettirmişti.
Oğlunu tedavi ettirdiği hastaneye 3.5 yıl sonra bu kez kayınbiraderinin oğlunu tedavi ettirmek için gitmişken, eşinin ölüm haberi gelmişti.
Küçük oğlunun ilkokula başladığı yıl eşi ölmüş, ortanca çocuğu da uzak bir kente üniversite eğitimi için gitmişti. Bir yıla yakın tek başına oğluna kendisi bakmış, bir yıl sonra da evlenmişti.
Oğluyla her zaman arkadaş olmuş, kendisine sigara bıraktıran oğlunun sigara içmesine de aynı gün izin vermişti.
...
Yıllar geçmiş...
Okul ve iş hayatı onları birbirlerinden uzak kentlerde yaşamaya zorunlu kılmıştı...
Ara ara uzak mesafeler katederek gelen oğluna özlemi her geçen gün artıyordu.
Böyle zamanlarda oğluna "keşke ayaklarını tedavi ettirmeseydim de yanımda olsaydın" demesine rağmen bunu asla yürekten söylememişti.
...
Bir görev için memlekete gelen oğlunun kolunda saatinin olmadığını görünce, içine dert olmuş, o yaz hasadını alır almaz soluğu yabancı marka saat satan bir mağazada almıştı. Oğluna en güzelinden bir saat almış, bir yıl sonraki gelişinde kolundan çıkarıp o saati tüm karşı çıkışlarına rağmen oğluna vermişti.
Oğlu o saati koluna taktığında metal kordonunun geniş olduğunu farketmiş, ama "Bu babamın anısı ve onun anısından bir şey eksilmemesi için daraltmayacağım" demişti kendi kendine.
...
Cep telefonu çaldı. Tanımadığı bir numara arıyordu. Telefonun ucundaki ses, babasının beyin kanaması geçirdiğini ve babasını yaşadığı kentteki hastaneden başka bir kentteki üniversite hastanesine götürdüklerini haber veriyordu.
Bir akşam önce konuştuğu babası şu anda ambulansla şehirlerarası yolda ilerlerken, ambulastan arayan yakını, "Baban adını duyunca tepki verdi, umarım en kısa sürede sağlığına kavuşur" demişti.
O ise, telefondakini dinlerken, gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı bile. İş arkadaşlarının şaşkın bakışları üzerine durumu birkaç cümleyle anlatmış ve uzaktaki kente gitmek için uçak bileti ayarlamalarını rica etmişti. Ne o kente ne de yakın hiçbir kente uçak bileti bulamayınca önce kendi arabasıyla yola çıkmaya karar vermiş, ancak "Bu ruh haliyle tek başına o kadar yolu arabayla gitmen doğru değil" şeklinde yükselen itirazlar nedeniyle bu düşüncesinden vazgeçerek, ilk otobüsle yola çıkmıştı.
Ertesi sabah hastaneye ulaştığında babasının yatak bulunamadığı için acil servistesi yoğun bakımda tutulduğunu öğrenmişti. Kısa bir telefon trafiğinin ardından yok denilen oda bir anda babası için hazırlanmıştı bile.
Babası odaya çıkarıldığında eline bir de reçete ve tıbbı malzeme reçetesi tutuşturulmuştu. O akşam gittiği en az 10 eczanede kanı sulandıran ilacı bulamamamıştı. Yaşadığı kentteki kişileri aramış, orada da ilaç yok gibiydi. O gün cumartesiydi ve ilacı üreten firmanın İstanbul'daki telefonları da yanıt vermemişti
İlaç hatırlı insanların devreye girmesiyle Başkentin bile çok dışındaki bir ecza deposunda bulunmuştu. Kentteki bir eczaneye teslim edilmiş ve o akşam otobüse verilmişti.
Oğlan babası için kurtarıcı olabilecek bu ilacı almak üzere otogara gitmiş, ancak gelen haber kötüydü. O kent yolunda bir kaza olmuş ve yol kapandığı için otobüs 2 saat gecikmeyle gelecekti. Otobüs 3 saatlik gecikmeyle gelmişti.
İlacı almış, ama hastaneye gitmeden önce abisinin sağlık sigortasından yararlanan babasının o gün süresi dolan 6 aylık vizitesinin yenisini onaylatıyordu ki acı haber geldi.
31 Ocak 2005 saat 13.30...
26 Tansiyonla 28 Ocak 2005 saat 10.15'te beyin kanaması geçiren babası, yaşama 88 yaşında veda etmişti.
Hastaneye geldiğinde çıkış işlemlerinin bir bölümü bitmişti. Üç gün boyunca babası için hayati olan ilaç şu anda elindeydi, ama babası yoktu.
Babası için alınan tıbbi malzeme ve ilaçları iade etmek isteyen servis şefine cebindeki ilacı da çıkarıp uzatmış ve "Mademki bu ilaç beyin kanaması için geçirenler için o kadar hayati, babamıza kısmet olmadı, bari başkalarına yarasın" demişti. Zaten babasının ölüsünün yeni çıktığı o serviste ölüm sessizliği yaşanmıştı. 2-3 Saniyeyle hayat oradaki herkes için bir anda durmuştu.
Babasının bilinci açıkken onunla vedalaşamamıştı.
Tek tesellisi ise, neredeyse haftalardır konuşmadığı babasıyla, beyin kanaması geçirmeden 15 saat önce konuşmasıydı.
Babasını yitiren bir babaydı artık...
O anda ne ölen babasına sarılabilmişti, ne de uzaktaki oğluna...
...
Sevdiklerimizi yitirmeden onların kıymetini bilelim.
Her fırsatta onlara, onları sevdiklerimizi hissettirelim...
Ölüm hiç kimseye yakışmıyor...
Ölümün gerçekten yeni bir başlangıç olması umuduyla, tüm yitirdiklerimizi sevgi ve saygıyla anıyorum...
Babamın ölümünü bu şekilde anımsayarak yazmama vesile olan sevgili meslektaşım Zeynep Mengi'nin babasına Allah'tan rahmet, geride kalan tüm sevdiklerine sabır ve başsağlığı diliyorum...
Ankara, 27 Ağustos 2010 / 22.54
27 Ağustos 2010 Cuma
20 Temmuz 2010 Salı
Akrostiş Fırtına
AKROSTİŞ FIRTINA
Camdan bakıyordu yüreği yanık anne
Umut yerini acı habere bırakmıştı
Teknenin dönmesini bekliyordu
Ekmek diye yola çıkıp fırtınaya yenik düşenlerin cenazeleriyle...
Cama düşen yağmur damlası mıydı yoksa
Umudun sona ermesiyle birlikte
Renkli gözlerinden akan gözyaşı mıydı
Ufuk çizgisini görünmez kılan anlayamadı.
Televizyonda fırtınada ölen balıkçıların adları okunuyordu
Ellerini pencerenin koluna uzattı yaşlı kadın
Kalbinden bir şey koparılıp alınmıştı
Odanın etrafında döndüğünü hissetti
Sersemledi ve yığıldı olduğu yere
Onca badire atlatmıştı ama ilk kez yıkılmıştı
Vakitsiz bir ölüm haberinin
Ağırlığı çökmüştü üzerine
Levrek, çupra değildi tekne ile getirilen
Ilgıt’ın fırtınaya yenik düşen cenazesiydi...
Ankara -
20 Temmuz 2010 - 23.11
17 Aralık 2009 Perşembe
İstanbul’a tren yolculuğu
İstanbul’a tren yolculuğu...
Soğuk bir mart akşamı,
Ankara garının bekleme salonu,
Yolcuları ve ayazda üşüyenleri ağırlıyor yine.
Sigara içilmesinin yasak olduğu bekleme salonunda,
Hiçbir zaman ne karşılayanı ne de yolculayanı olacak bir garip de var.
Gariplik zordur,
Belirsizliği beklemek de.
Zaman geçmek bilmez.
Üzerinde oturduğu tahta bank bile,
Bir süre sonra sırtında ağırlığa dönüşür.
Elleri üşürken, bacakları da uyuşur.
Sigarasından çıkan dumandan
İçini ısıtacak umuduyla bir nefes alması bile çare olmayacaktır.
Çaycı askı ile taşıdığı çayı satmaya uğraşırken,
O, cebindeki parayı nasıl kullanacağının hesabını yapmış bile.
Cebindeki son para ile yeni hayallere yelken açacak.
O’nu Ankara’dan İstanbul’a götürecek Anadolu Ekspresi’nin biletine,
Bavul ticaretinin yoğunluklu yapıldığı Laleli’deki üçüncü sınıf bir otele
Ve Eminönü’nde yiyeceği balık ekmeğe yetecek kadar parası kalmıştır cebinde...
Üstelik kalacağı oteldeki kadınlara fazladan ısmarlayacak bir çay parası bile yok.
Bildik adrese bile gitse, sadece bakmak ve iç geçirmekle yetinecek.
Ve belki de kazandığı ilk para ile kendisine burada çekeceği ziyafetin hayalini kuracak.
Boşuna umut fakirin ekmeği dememişler.
Gecenin karanlığını yırtan trenin o bildik uyarısıyla birlikte
Garibimiz de umuda yolculuğa çıktı.
Dışarıdaki soğuğa inat sıcak vagon, onu yeniden düşlerine daldırdı.
Başını cama dayadı ve gözlerini bu kez yumdu.
Hayalleri bu kez kabusa dönüşmüştü.
İrkildi, gözlerini açtı.
Bir an hala yaşadığına sevindi.
Sonra yeniden gözlerini yumdu.
Bu kez yorgunluk ağır bastı ve hemen uykuya daldı.
Çok sonra kendisini cehenneme atmaya çalışan zebaninin elinden
Son anda kurtulmanın sevinciyle uyandı.
Boynu ter içinde kalmıştı.
Camın arkasındaki karanlığa bakarak,
Nerede olduğunu anlamaya çalıştı bir an,
Uzakta belli belirsiz birkaç ışık gördü sadece.
Koltuğundan kalktı ve sessizce sigarasını tüttürebileceği
İki vagon arasındaki boşluğa gitti
Sigarasını yaktı, derin bir nefes çekti,
Tren karanlıkta rayların üzerinden akıp giderken,
O da sigarasının dumanını boşluğa üfledi.
Geçmişte kalan güzel günlerini anımsadı bir an.
Yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı.
Yeniden sigarasından bir nefes aldı.
Bu kez gerçekte yaşadıkları için bile yalan dercesine başını iki yana salladı.
Her şeyin bu kadar kötüye gideceğini kendi bile düşünmemişti.
Eline geçen fırsatları “neden değerlendiremedim?” diye hayıflansa da
Yine de vazgeçti düşünmekten.
Şu anda somut olan tek gerçek bu andı ve içinde bulunduğu durum.
Umut yolculuğu,
Bu yüzden önemliydi onun için.
Bu kez başarmalı ve kötü günleri geride bırakmalıydı.
Bunu yapabilecek güce ve iradeye sahip olduğuna kendisini bir kez daha inandırdı.
Sigarasından son nefesi aldıktan sonra
Yeniden kendisini bekleyen sıcacık koltuğuna döndü.
Uyku ile uyanıklık arasında sabahı etti.
Sabahın ilk ışıklarıyla İstanbul Haydarpaşa’daydı.
Trenden inerken yeniden soğuğun sert yüzüyle karşılaştı.
Montunun önünü kapatırken, içini ısıtmak amacıyla bir sigara daha yaktı.
Garın merdivenlerinden inerken, Haydarpaşa’dan Karaköy’e giden vapurun,
Mavi sularda beyaz köpükler bırakarak sahilden ayrıldığını gördü.
Daha İstanbul’a ilk attığı adımda vapuru kaçırmıştı.
İşinin zor olduğunun ayırdındaydı.
“Ey İstanbul, artık ben de varım” dedi.
“Beni yok saymaya kalkışma.
Yaşamak Direnmektir.
Direnmek için buradayım”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

